Ağaran bir su; Şükrü Erbaş

Ağaran bir su; Şükrü Erbaş
  • 20.04.2018
  • 218 kez okundu

“Güneş tanrım. Yağmur annem. Toprak ömrüm. Bir su damlasında sonsuzluk veren hayat… bir su damlasında kur mezarımı.” dizelerinin sahibi şair Şükrü Erbaş ile bir araya geldik.

Drama köprüsü türküsünün eşliğinde başlıyor yolculuk. Olağanca maviliği, olağanca derinliği ile önce deniz görünüyor. Sonra dumanlı bulutlar, ekilmemiş kurak topraklar, çatısı yıkılmış viran evler. Yol dilde iki saat sürüyor, yürekte eş değer bir zamanı yok. Büyük bir kapıdan içeri giriyorum, ağır ağır çıkıyorum merdivenleri. Gövdesi kapıya dönük, gövdesinden tanıyorum onu. Sayısız şiiri canlanıyor zihnimde, iç sesimi susturup yanına gidiyorum. Merhabalaşıp sohbete başlıyoruz.

Birçoğumuz yaşamımızı bir nedene dayandırıyor ve o neden doğrultusunda devam ettiriyoruz. Şükrü Erbaş’ın şiir yolculuğuna başlarken bir nedeni var mıydı?

Masalların, hikâyelerin, türkülerin içinde büyüdüm. Onlar benim kültürel ana rahmimdir. Hayal hanemin oluşması da onların sayesinde gerçekleşti. Okulla birlikte gelişip farklı bir yere taşındı. Yazmaya iki nedenle başladım. Siyaset ve ilk gençlik rüzgârı.  Bastırıp kendi ellerinizle kapattığınız duygularınız başka bir şekilde dışarı çıkmak zorundadır.

Okurlarınızı heves, keder ve yalnızlık yoldaşlarım diyerek tanımlıyorsunuz. Onlar olmasaydı? Şiir yolculuğuna hiç çıkmasaydınız ne olurdu?

Cevabı yok bunun, hiçbir meslek için yok. 65 yaşındayım 1968’e döneceğim de yeniden başlayacağım, yazmayacağım. Bilmiyorum ama bugünkü aklımla değerlendirecek olursam ki bunu şaka yoluyla söylüyorum ya mafya babası olurdum ya da ağır kamyon şoförü.

Kimi zaman ilk aşk, kimi zaman ilk ayrılık. Hatta başında ilk olan her şeyin unutulmaz olduğu söylenir. Siz ilk şiirinizi hatırlıyor musunuz?

Lise yıllarına ait hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Bizim ailelerimizde arşiv saklamak mümkün değil bu yüzden yok oldular. Olsaydı bakar gülerdim, iyi olurdu. Çünkü bir yazar der ki, “Bütün yaşamım güzel geçti çünkü beni bugüne getirdi.” Yaptığınız en iyi, en kötü şey neyse sizi bugüne adım adım taşıdı. Onlardan şikâyet ederseniz bütün hayatınızı sıfırlarsınız.

 “Orası bir iflas yeri, zavallı panayırı”

 Sosyal medya ile artık her şeye ulaşmak mümkün. Şairler ve şiirleri de bunun içinde, şair görünür olmalı mı?

Görüntüye takılıp kalmıyorsa bunda bir sakınca yok. Bir efendimiz der ki, “Ündür düşünmeye en büyük engel.” Sosyal medya herkesin bir şeyler yazıp paylaştığı, kendisini iki günde şair, beş günde büyük edebiyatçı sandığı bir mecraya doğru kayıyor. Orası bir iflas yeri, zavallı panayırı. Sosyal medya insanın var olmaktan önce göründüğü, göründüğü zaman var olduğunu sandığı bir alan. Böyle olmaz. Şiire, edebiyata saygı olduğunu düşünmüyorum.  Ama bunun bir doyum noktası olacaktır. Toplum oradaki şiirimsi şeylere doyacak ve esas şiire, büyük olana dönecektir.

Sosyal medyada hayatta olmayan şairlerin isimleriyle kendilerine ait olmayan şiirler sanki onların şiirleriymiş gibi paylaşılıyor. Siz böyle bir durumla karşılaştınız mı?

Sosyal medyada şiirin kullanımına baktığım zaman Turgut Uyar’ın, Cemal Süreya’nın, Ahmed Arif’in paramparça edildiğini görüyorum. Yazarların şiir kitapları yılda kaç satıyor, sosyal medyada kaç milyon şiir paylaşılıyor? Oraya bakınız, bu felakettir.  Benim yazdığım metnin altına da Aragon yazmışlardı. Çok onur verici ama Aragon’un değil benim. Hatayı çarpın milyonla ve çırpının durun benim diye. Bir kişinin yaptığı yanlış herkese yayılıyor. Başka bir şiirime yeni kelime eklemişler. Şiirimin doğrusunu yanlışa göre düzelteyim diyorum, orayı doğruya getiremiyorum bari doğruyu yanlış yapayım. İsim vermeden size bir şey anlatayım, toplumcu gerçekçi bir şaire ‘Can Yücel Şiir Ödülü’ verilecek, bu kişide internetten Can Yücel şiiri indirmiş. Kürsüde okudu o şiiri, şiir Can Yücel’e ait değil. Can Yücel’in eşi sinirlenip gitti.

 “Korkmayınız”

 Hayatımızı bir bavula sığdırıp şehirlerarası otobüslerde savruluyoruz. Nerdeyse her şehrin hikâyesi var, şiiri de olur mu?

Şairin içine doğduğu coğrafya onun bütün aklını, kalbini, dilini oluşturur. Bu şehir Urfa ise Urfa şiirinize girer, Yozgat ise Yozgat şiirinize girer ama açık olarak Urfa, Yozgat, İstanbul olarak girmez. Kimse şiiri yazan o kentteki hatırasıyla ilgilidir. Eğer o kent bizde iz bırakmışsa, alacaklarımız, borçlarımız varsa aklımıza da, kalbimize de, şiirimize de girer. Bundan korkmamak gerekiyor. Kentler girer, köyler, ağaçlar, kediler, insanlar, öfkeler girer. Bütün bunlardan oluşan bir hayatımız var, korkmayınız.

Ortak mutluluklar ve ortak acılar yaşanabilir ama siz bunların ötesinde okurlarınızla ortak yalnızlık paydasında buluşuyorsunuz. İnsanların yalnızlığına nasıl dâhil oldunuz?

Başka insanların yalnızlığına girersiniz ama yağmalamamak, akıl vermemek, hafife almamak koşuluyla, kapıyı açıp içeri girer gibi değil. Küçücük bir empati ve duygusal özdeşlik yeter. Tabi sizin de kalbinizin, aklınızın, gövdenizin derinliğinde incecik bir sızınız olacak. Yurt dışında yaşayan bir tanıdığım yeni yazdığım şiirimi okumuş, gecenin bir vaktinde “Anladım” diye mesaj attı bana. Bunun en büyük ödülü budur. Gecenin en geç ve derin saatinde, hiç bilmediğiniz bir yerde, hiç tanımadığınız birisi yazdıklarınızı okuyacak, kendi bile duymadığı iç sesiyle “Anladım” diyecek. Siz de hissedeceksiniz, sezeceksiniz, elini tutacak ve arkadaşınıza diyeceksiniz ki “Ben anladım”. Belki yarayı iyileştirmez ama kangrene dönüşmesini engeller. El teması, ses teması, göz teması. Yitirdiğimiz bu bizim, yalnızlıktan geberiyoruz. Korkuyoruz birisine acımızı, zaafımızı söylemekten. Korkuyoruz bizi yağmalamasından. Ahmed Arif der ki, “Dostuna yarasını gösterir gibi, bir salkım söğüde su verir gibi. Öyle içten, öyle derin”.  Bundan insan korkar mı? Neden korkuyorsunuz? İnsan olmanın başka yolu yok, korkmayınız.

Etiketler: / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ